Yaşam Tarzı

#119 - Doğaya Dönüş Zamanı

Son dönemde yaşadığımız doğal afetlerin en önemli nedeninin iklim krizi olduğunu uzmanlar söylüyor. Hatta uyarıyorlar, “Artık hiçbir şey eskisi olmayacak, afet çağındayız.” Pek çoğumuz ise endişeli, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bireysel olarak yapabileceklerimiz elbette var; karbon ayak izimizi azaltmak, iklimle ilgili politikaların düzgün uygulanması için baskı yapmak, bilinçlenmek, insanların bilinçlenmesini sağlamak… Tüm bunlar bizi biraz olsun rahatlatabilir, üzerimizdeki stresi azaltabilir ama asıl sorun şu, insan doğadan bu kadar uzakken doğa için nasıl mücadele verebilir?


Hepimiz kentlerdeyiz, yoğun bir koşturmaca hâkim; her şey anlayamadığımız bir hızda geçiyor, hiçbir şeye yetişemiyoruz. Sabah işe gidiyoruz, akşam eve geliyoruz, teknoloji sa-yesinde her şey elimizin altında, bir tıkla sipariş veriyoruz, iki tıkla dizi izliyoruz, uzakları yakın ediyoruz. Neredeyse tek eğlencemiz elimizdeki telefonlar, karşımızdaki ekranlar -hani belki biraz da- kitaplığımızdaki kitaplar… Büyük binaların arasında kendi yalnızlığımızda yaşayıp gidiyoruz. Ne yukarıdaki gökyüzü ne yanı başımızdaki ağaç ne de biraz ötedeki deniz umurumuzda. Doğa daha çok yaşamımızın arka planı gibi…

Doğayı arada yorulduğumuzda, biraz nefes almaya ihtiyacımız olduğunda hatırlıyoruz. Hâlbuki hepsi üzerinde yaşadığımız dünyanın bir parçası, biz de öyle…

Doğadan uzaklaşmak dengeyi bozuyor

Doğa ve insan ilişkisi tam olarak nerede bozuldu diye baktığımızda modern döneme kadar bu ilişkinin insanın doğayı anlama çabası çevresinde şekillenirken modernizmle birlikte insanın doğadan uzaklaşmasıyla sonuçlandığını görebiliyoruz. İnsan merkezli bir dünyada doğayı kendine göre konumlayan hatta kimi zaman tahakküm altına almaya çalışan bir ilişki bu… Şimdilerde ise kentleşme de alıp başını gidince artık kafamızı kaldırıp gökyüzüne bile bakmıyoruz.

Oysa insan göğün, toprağın, ağacın, denizin bir parçası.

Farkında değiliz, bu zincirden koptuğumuz anda tüm dengemiz bozuluyor.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki kırsal kesimde doğaya daha yakın büyüyen çocuklar kentlerde büyüyen çocuklara oranla hem fizyolojik hem de ruhsal anlamda daha güçlü oluyor. Çünkü doğaya daha çok maruz kalmak problem çözme yetisini geliştiriyor, dayanışmayı ve iş birliğini öğrenmeyi sağlıyor. Bu da ileriki yaşamda sorunlarla daha kolay baş edebilen, yaratıcı yetişkinliğin temellerini atıyor. Yetişkinlerde de durum çok farklı değil. Doğadan uzak kalmak, stresi, öfkeyi artırıyor bu da bağışıklık sistemimizi etkiliyor.

Biyolojik ritminizi fark etmeye çalışın

Peki doğaya yakınlaşmak bir çözüm mü? Evet ama asıl çözüm doğayı ve yaşadığımız dünyayı anlamakla başlıyor.

Yaşadığımız dünya, doğa bir ritim içinde hareket ediyor.

Güneş doğuyor sabah oluyor, güneş batıyor gece oluyor, dünya dönüyor, mevsimler geçiyor, ağaçlar yapraklarını döküyor sonra yeşeriyor, sular çekiyor-yükseliyor ve her şey tüm mükemmelliği ile döngüsel devam ediyor. Aslında insanın da doğasına ait döngüsel bir ritmi var. İnsanın 24 saatlik döngüde belli zamanlarda fizyolojisinde oluşan değişiklikler biyolojik ritmi oluşturuyor. Bu ritmi sağlayan mekanizma ise biyolojik saat olarak adlandırılıyor. Örneğin uyuyup uyanmak bir ritim, bu ritmin ne zamanlar olacağını biyolojik saatimiz yönetiyor. Bu ritim bozulduğunda biyolojik saate göre salgılanması gereken hormonlar salgılanmıyor, hormonal sistemdeki bozulma ise insan bedenini birçok hastalığa açık hâle geliyor: Diyabet, obezite, depresyon, kalp rahatsızlıkları... Sadece güneşin batışını ve doğuşunu fark etmek bile insanda nasıl bir denge sağlıyor; aynı şekilde doğaya yakınlaşmak kim bilir nasıl saadet getirir?

Bu soruyu zamanında Japonlar sormuş ve çözüm olarak ortaya ‘shirin-yoku’ çıkmış!

Orman banyosunun iyileştirici gücü

Doğanın iyileştirici gücü olduğu artık tartışmasız bir gerçek.

Aslında sorun insanın doğadan uzaklaşarak kendi ayarlarını bozması. Bu ayarları düzeltmek için doğaya dönmek şart.

Japonlar bu durumu keşfettiğinde ‘shinrin-yoku’ yani orman banyosu kavramını geliştirip uygulamalar yapmış. Orman banyosu, ormanda geçirilen vakitten ziyade insanın tüm duyularıyla ormanı hissetmesi anlamına geliyor. Amaç doğayla bütünleşmek, ormandaki her tür canlıyı hissetmek, dokunmak, duymak ve anlamak, böylece doğayla kopan bağlarımızı tekrar onarmak. Japonya’da orman banyosu bir terapi yöntemi olarak da kullanılıyor.

Orman banyosunun sıradan bir doğa yürüyüşünden farkı teknolojik aletlerden arınıp kimseyle konuşmadan tüm yürüyüş boyunca sessiz kalmak, konsantrasyonunuzu bozacak bir uyarana maruz kalmadan kendinizi sadece ormana adamak; yürüdüğünüz toprağı farketmek, ağaçlara dokunmak, yaprakları koklamak, ağaç hışırtılarına ve kuşların cı-vıltılarına kulak vererek ormanı, doğayı anlamaya çalışmak.

Ormanla bütünleşmek olarak da tanımlayabileceğimiz or-man banyosunun genişletilmiş uygulamasını tüm doğa için yapmak mümkün. Böylece tüm duyularımızla doğayı, dün-yanın döngüsünü anladığımızda iklim krizi ile mücadeleye nereden başlayacağımızı salim kafayla tekrar düşünmeye başlayabiliriz. Bir doğa banyosu hepimize iyi gelebilir.