Beslenme

#139 - Yemekten sonra uykunuz mu geliyor?

Pek çoğumuz özellikle öğlen yemeğinden 2 -3 saat sonrasını uykulu bir rehavet halinde geçiriyoruz. Ofiste verimimiz düşüyor, dikkatimizi toplayamıyoruz. Bazen bu rehavet hali çılgın bir tatlı isteği, bazen de sinirlilik olarak kendini gösteriyor. Bu manzara size de tanıdık geldi mi?

İnsülin direnciniz olabilir!

İnsülin direncim var demeyen hastaya rastlamıyorum. Ancak kişiler bunun kendilerine özel, belki genetik bir durum olduğunu ve bunu değiştiremeyeceklerini sanıyorlar.

Oysa bu çok basit bir sebepten oluyor ve çözümü de çok basittir. İyi haber şu bu direnç geri döndürülebilir. Bu nasıl olacak anlatabilmem için önce bu insülin direncini nasıl ölçmemiz gerektiğine bakalım…

Açken ve yemek yedikten iki saat sonra kan glikoz değerine baktırıyoruz. Açlık ve tokluk şekerinin birbirine yakın değerde olması gerekir. Zaten insanların çoğunda da bu değerler, birbirine yakın çıkar. Bu yüzden açlık ve iki saatlik tokluk şekerinin birbirine yakın değerde olması ‘bende şeker yok’ düşüncesiyle sizi konudan uzaklaştırır. Ama fazla acele karar vermeyin.

Bu test esnasında genelde açlık insülin de istenir. Bazen iki saat tokluk insüline de bakılır. Bu insülinlerin normal değer aralıkları laboratuvarlara göre değişkendir.

Çoğunlukla açlık insülin bir için değer verilir. Bu değer 3-24 arası gibi geniş bir aralık tutulur. Tokluk insülinine normal değer çoğu laboratuvar tarafından verilmez.

Daha sonra insülin direncini matematiksel olarak gösteren HOMA değeri hesaplanır.

Bu, açlık glikozu ve açlık insülin değeriyle yapılan bir hesaplamadır. Tokluk insülinin bu matematikte hiç yeri yok. Tokluk insülin değerinin, insülin direncinde hiç önemi yokmuş gibi algılanıyor. Oysa, açlık insülin değeri kadar tokluk insülin değeri de çok önemlidir.

Peki, hücre duvarı sertleşmesi nedir?

Açlık ve tokluk değerleri ne kadar yüksek ise, hücrelerinizin zarlarındaki Glut-4 dediğimiz insülin kapısı insüline o kadar dirençli demektir. Glut-4, insüline cevap veren ve glikozu içeri alan kapıdır. İnsülin, hücrelerde bu anahtarla kapıyı açarak içeri enerji sokar. İçeri enerji girmezse hücre çalışamaz. Gençlikte hücre duvarı yumuşaktır. Bu yüzden hücre duvarı üstündeki kapı, insülinle anahtar-kilit uyumundadır. Ancak yaşlandıkça duvar kalınlaşır, sertleşirse anahtar kilide uymaz.

Ama duvar kalın da olsa vücudumuz hücrenin içine ihtiyacı olan enerji hammaddesini göndermekte ısrar edecektir.

Bu sebeple kalın duvara daha çok yüklenmesi için pankreastan daha çok insülin yollar. Yani açlık ve tokluk insülin ne kadar yüksekse, hücre duvarlarında o kadar kalınlaşma var demektir.

Duvarların kalınlığı kadar insülin direnci var demektir. İşte sıradan bir özelliğimiz gibi ‘benim insülin direncim var’ diye söylenerek dolandığımız durumun özü, bu kalınlaşmış hücre duvarlarıdır. İnsülin kilide kendini uyduramaz. Burada suçlu ne pankreas ne de insülindir. Aslında suçlu siz bile değilsiniz. Suç; duvarın kalınlaşmasına sebep olan asitli beslenme ve yaşam şeklidir.

Duvar kalınlığının yarattığı direnç, hücrelerin insüline cevap vermesini yavaşlattır. Böylece pankreas kandaki glikozun temizlik işini hızlandırmak için daha çok insülini görev başına çağırır. Kanda glikoz yüksek kaldıkça pankreastan daha çok insülin salınır. Kana giren enerji miktarı ister tek bir baklava, ister bir tepsi baklava olsun fark etmez, mutlaka bunun iki saat içinde kandan uzaklaştırılması gerekir.

Vücudun ayarı, yemekten sonra sadece iki saat için kanda glikozun bir miktar yüksek olmasına izin verir. Bu sebepten iki saatlik süre azaldıkça kanda hala duvardan hücre içine yakıt olmak üzere geçememiş enerji varsa, insülin salınımı da şiddetlenir. Çünkü süre azaldığı halde kanda azalmayan glikoz yüzünden, pankreas hala şekerli besin yiyoruz zanneder. Daha çok insülin ile de bu glikozdan kurtulma çabasını desteklemek ister.

Sonuç olarak, kan glikoz değerini, yemekten iki saat sonra yine açlık değerine indirmek, bize kadar insüline mal olmuşsa, hücre duvarları asitlenmeden o kadar sertleşmiş kalınlaşmış demektir. En sonunda boca edilmiş bolca insülinle ittire kaktıra sert duvardan içeri enerji sokulur ve iki saatte kan, glikozu açlık değerine indirir. Buraya kadar tamam. Kanın şekerli su gibi damarlarımızda dolaşmasını engelledik.

Ama ikinci saatte glikoz azaltıldığı halde ortalıktaki bu kadar insüline ne olacak?

Kolay kilo almanın sebepleri

Kolay kilo almanın en büyük sebebi tokluk insülinin yüksekliğidir.

Duvar kalınlığı yüzünden oluşan tokluk insülini yüksekse olan şudur:

Hiçbir yağ yakılamaz, her zaman depolanır, bu kuraldır.

Hücre duvarı sertliğinin oluşturduğu direnç arttıkca insülin de artar. Az yesek bile insülin her şeyi yağa çevirir. Çünkü insülin varken, sadece glikoz enerji için kullanılır. İşte az yiyip kilo almanın bir sebebi budur. Direnç yüzünden oluşan fazla insülin, kan glikoz değeri iki saatte açlık değerine indikten sonra da hala kan şekerini düşürmeye devam eder. Çünkü insülin, hala insülindir ve ilk görevi de kan şekerini düşürmektir. İnsülin kan glikozunun artık düşmüş olmasını umursamaz, o işini yapmaya devam eder.

Ayrıca nasıl açlık - tokluk glikoz değeri birbirine yakın olmalıysa, insülin de açlık değerine inene kadar çalışacaktır. Duvar kalınlığı yüzünden ikinci saatteki insülin açlık değerinin çok üstündedir. Aradaki fark ne kadar yüksekse, durumumuz o kadar vahimdir. Bu fark azalana kadar insülin, kan şekerini düşürmeye ve yağları da depolamaya devam edecektir. Kan glikozunun artık normale inmiş olmasını umursamaz. Pankreas saldığı fazla insülini geri alamaz. Yemekten sonraki ikinci saatten bir saat sonra yani üçüncü saatte kan şekeri açlıktaki normal değerinin bile altına düşer.

İşte hipoglisemi

Mesela açlık kan glikoz değerini 90, yemekten ikinci saat sonra da 95 olarak ölçtük. Şimdilik sağlıklı gözüküyoruz. Çünkü açlık-tokluk glikoz değerleri birbirine yakın.

Ama direnç varsa ikinci saatteki fazlalık insülin 95’e düşürülen kan şekeri değerini üçüncü saatte 55’e bile indirebilir! Böylece normal değerin altına düşmüş kan şekeri yüzünden uyuşukluk, uykulu hal, baş dönmesi, dayanılmaz bir tatlı krizi olur. Bu çok tanıdık durumun adı; hipoglisemidir.

Hemen bir şey yemezsek veya 1 saat sonra karaciğer glikojen deposundan enerji gönderinceye kadar hipogliseminin yarattığı bu semptomlar geçmez. İnsanların o kadar büyük bir kısmı bu sorunları yaşıyor ki; kimisi farkında ancak çoğu farkında değil.

Özellikle öğle yemeğinden üç saat sonra uykulu hal olması veya aşırı tatlı isteği normal sanılıyor. Rejim yapanların çoğu bu yüzden tatlıyı, hamur işini bırakamıyor. Bu davranışlar kişilerin suçu değil. Tatlısız yapamamak veya açlığa dayanamamak hali esasında kırılabilir bir kısır döngüdür. Dahası o anlardaki uyuşukluk ve depresif haller de kişiliğin bir parçası değildir, düzeltilebilir bir durumdur. Bazı panik atak veya depresyon görüntüsündeki durumlarda bu hipoglisemik hallerin bir sonucu olabilir.

Hipoglisemiyi nasıl düzelteceğiz?

Bunun için hücre duvarı olan, hücre zarlarındaki doymamış yağları çok iyi koruyacağız. Çünkü zarlardaki bu doymamış yağlar, tıpkı mutfaklardaki sıvı yağlar gibi sıvıdır. Bu sıvılık yüzünden zarlar esnek ve incedir. Oysa asitli beslenme bu zarların sıvı yağlı yapısını, katı yağlı margarinlermiş gibi sertleştirir. Tüm asitlendiren besinlerin artıkları olan serbest radikaller diye bildiğimiz zararlı oluşumlar, bu duvarların doymamış yağlarına saldırıp onları sertleştirir. O halde yumuşak zarlar zarar görmesin diye, onların yerine kurban olacak

Omega-3 ve diğer sağlıklı yağları içeren besinleri çok tüketeceğiz.

Balık, badem, ceviz, keten tohumu, çörek otu gibi...

Zarlardaki serbest radikalleri azaltmak için antioksidan içeren besinleri bolca tüketeceğiz. Tüm sebzeler özellikle çiğ yendiğinde antioksidan deposudur.

Unlu-şekerli karbonhidratlar, insülini yükseltirler ve insülin direncini görünür kılarlar. Hiç yemesek olur. Hepsi hücre için çöptür. Ama sadece kötü karbonhidratları azaltmak yetmez. Sadece unlu şekerli yemedik diye zarın sertliğinden kurtulamayacağız. Hücre zarlarını katılaştıran tüm asitlendirici beslenme maddelerinden kaçınmamız gerekiyor.

Bunları içeren şu listeden kaçınacağız: Fazla hayvansal proteinler, bunların işlenmiş olanları, hazır soslar, şekerliler, unlular, asitli içecekler, alkol, kızartmalar, früktoz şurubu içeren ürünler, diyabetik ürünler, tatlandırıcılar, yanmış yağlar, her türlü katkı maddesi, pastalar, börekler, makarnalar, geç yenen akşam yemeği gibi...

Ayrıca sigara içmek, iyi nefes alamamak ya da stresli yaşam gibi yiyecekle alakasız durumlar da insülin rezistansı yapar. Çünkü bunlar da vücudu asitlendiren dış etkilerdir.

Vücudu asitlendiren her şey önce insülin direnciyle kendini ele verir. İlk önce hasarlanan ve bu yüzden de kalınlaşan hücre duvarlarıdır. Bunun kokusu da insülin direnci olunca ortaya çıkar. Sonra yavaş yavaş diğer hastalıklar baş gösterir.

Alkali beslenerek kolay kilo almaktan kurtulabiliriz.

Alkali beslenmede ağırlık verilen besinler, hücre zarlarındaki sertliği azaltmanın tek yoludur. Bunlar; sebzeler, sebze suları, meyveler, kuruyemişler, balık, iyi yağlar, baharatlar, baklagiller, bol alkali su.

Hipoglisemi ve insülin rezistansıyla alkali beslenerek savaşacağız.

Az yesek de kolay kilo alma bahtsızlığına sebep olan sertleşmiş hücre zarlarını adam etmeye alkali beslenerek başlayacağız.